Albert Camus — “Alay” Üzerine 

By

Uzun süredir okumayı arzuladığım ancak başlama noktasında bahanelerime sığınarak ertelediğim bir yazar Albert Camus. Nihayetinde Albert Camus ile tanışmam kendi varoluşsal sorgulamalarım üzerine oldu. Özellikle Absürdizm’i kendime yakın bulmamla birlikte, birincil kaynaklar aracılığıyla olmasa bile ikincil kaynaklarda çok fazla karşılaştığım bir filozof/yazardı. Sonuç olarak okumaya başladım. Okuduğum eser ilk eserlerinden olarak sayabileceğimiz “Tersi ve Yüzü”, bugün de biraz bunun üzerine yazmak istedim. Başlangıçta kitabın anlatı sunan taraf olduğunu, benim de okuyucu olarak bu anlatıya katılıp katılmayacağıma karar vereceğim taraf olduğumu düşündüm. Ancak kitabı ilk okurken, kitabı anlamaya yönelik bir zihin durgunluğuna yakalansam bile, sonrasında altını çizerek okumaya başladım. Nihayetinde daha çok psikolojide özellikle öğrenim süreçlerinde sıkça karşılaştığımız “scaffolding” (belki yapı iskeleti oluşturma olarak çevrilebilir) ile karşılaştım. Konudan çok uzaklaşmadan daha önce duymadıysanız şu şekilde açıklayabilirim: Özellikle ilk öğrenimlerde çocuğun tek başına yapamayacağı, ama biraz destekle yapabileceği görevlerde çevresinin uygun miktarda destek vermesi ve çocuk güçlendikçe de bu desteğin yavaş yavaş çekilmesi. Örneğin:
Ceket fermuarının altını geçirirsin → çocuk yukarı çeker.
Ayakkabı bağcığını hazır hale getirirsin → çocuk kendi bağlar.

Tam olarak fark ettiğimi düşündüğüm şey de bu aslında. Altını çizdikçe bir kitap bana yönelik bir anlatı sunmaktan ziyade cümleleri başlatıyor ve benim tamamlamamı istiyor gibiydi. Anlatıyı yazarken birçok okurla aynı noktada buluşuyor olsak bile nihayetinde ortaya koyduğum anlatı benim elimden yoğrulmuş bir hamur ve pastaneden aldığım kurabiyelere hiç de benzemiyor. Neyse okumaya başladığım bugün itibariyle kitabı bitirdim ve düşüncelerim tazeyken de ilk bölüm Alay üzerine biraz düşüncelerimden bahsetmek istedim. 

Alay
Bu bölüm birbirinden bağımsız üç ana figür üzerinden ilerliyor. Kısaca Albert Camus, Alay adlı bu eserde, figürler üzerinden insanın yaşama tutunma arzusu ile kaçınılmaz son olan ölüm arasındaki çatışmayı anlatıyor diyebiliriz. Bu çatışmayı çok acımasız bir taraftan, insanın kendi üstünü perdelemek istediği bir çıplaklığın rahatsız ediciliği içerisinde seyrediyoruz. Alay, burada çok güçlü bir seçim, ancak gülümseten renkli bir sıcaklık ile değil trajedinin yaz renklerini yok ettiği soğuk ve gri taraftan.
Bu yazıda ben Alay’daki ilk figürü ele alacağım. Yaşlı kadın. Diğer figürler üzerine olan düşüncelerimi ve genel olarak toplu sonuç bölümünü de bir sonraki yazılarımda bahsediyor olacağım.

Figür 1:
Karşılaşmış olduğumuz ilk figür, hasta bir yaşlı kadını tasvir ediyor. Burada tasvir edilen kadın, oldukça hasta, hastalığı dolayısıyla sağ yanı tamamen felç ve yalnızlıktan endişe duymakta. Elinde tespih, duvarında ise kurşundan bir İsa heykeli ve mermer çamurundan bir çocuk taşıyan Aziz Yusuf heykelciği. Kendi köşesinde, kendi sessizliğiyle başa baş. Acınası bir halde bedeni büzüşmüş ama öte yandan da dışavurabileceği korkudan referans bir dehşet taşıyor içinde. 
Bu yaşlı kadının sahne içerisinde beraber olduğu birçok insan var. Özellikle okuyucunun bu sahnede iki figür gözüne ilişiyor. Bunlardan ilki genç bir adam. Yaşlı kadının yaşamış olduğu bu dramatik öyküye gerçekten ilgi duyuyor gibi görünüyor bunun iki nedeni olabilir diye düşünüyorum. Bunlardan ilki genç adam, yaşlı kadına acıdığı dolayısıyla kendini yücelttiği bir yerden yaklaşıyor. İkincisi ise genç adam, yaşlı kadının kaygısını ve acısını kendinde kopyalıyor. Dolayısıyla yaşlı kadın kadar o da bu acı ve kaygıdan kurtulmaya çalışıyor. Öte yandan hasta yaşlı kadına bakacak olursak, acılarını büyük bir coşkuyla anlatmaktan geri çekilmiyor. Başta belki de ölümle barıştığını düşündürüyor. Nihayetinde bu coşkunun altında yatan bir doyum, bir kazancın olduğundan şüphesiz eminiz. Nihayetinde paragraf şu şekilde devam ediyor “öyle ya, birine yük olmaktansa, ölmeyi yeğ tutardı.” Çok çelişen, art arda sıralanmış iki söylem. Acılarını coşkuyla anlatmak bir yana, yük olmaktansa ölmeyi yeğlemek. Aslında ortak bir noktası var bu iki cümlenin ve bizi aslında yaşlı kadının ulaştığı doyuma götürüyor. Narsistik doyum. Yüceltilen ve coşkuyla aktarılan acıları taşımanın getirmiş olduğu bir yüce benlik. Nihayetinde bu kadar ağır acı (yaşlı kadının anlatımıyla) ile yaşamak için çok güçlü bir dirayet gereklidir. Muhtaç olma zorundalığıyla karşı taraftan “yük” olarak algılanmanın getirmiş olduğu narsistik yaralanma. Aslında birinci maddede yer alan iddiayı “Alay”a alarak çürütebilecek bir çıplak gerçeklik.
Genç adamın ise bu esnada tam aksini düşündüğünü ölmektense başkalarına yük olmayı yeğlediğini görüyoruz. Burada Albert Camus çok güzel bir söylemde bulunuyor aslında “bu düşünce ancak bir tek şeyi kanıtlayabilirdi: şimdiye değin hiç kimseye yük olmadığını”. Bu noktada eğer kendinizi genç adamla aynı fikirde buluyorduysanız, bu cümle tokat gibi çarpıyor suratınıza. Sonuç olarak gençliğin getirmiş olduğu dirayet ve yaşlılığı anlamaya dair körlük sizi ne zaman birine maddi ve manevi açıdan yük olduğunuzu hissettirdi ki?

Benim Çektiklerimi Çekmen Dileğiyle
O sırada bir genç kız giriyor sahneye, annesinin sürekli olarak dua edişinden bir o kadar şikayetçi ve rahatsız. “İşte gene dua ediyor!”. Belki bu genç kız Tanrı inancının anlamsızlığına boğulmuş ancak süperegosunun onu sürekli kırbaçlamasından rahatsız. Belki biricik annesinin Tanrıya yalvarmasına yol açtığı için üzerinde hissettiği yetersiz oluşa karşılık bir cevap. Belki de nihai son ölüme karşılık şimdiden başlamış bir yas, isyan. Bu sırada genç adam olabildiğince üzgün, genç kız ve yaşlı kadın arsındaki çatışmaları büyük bir acıyla dinliyor. O noktada yaşlı kadın, genç kız için “o da görecek yaşlanınca. Onun da gereksinimi olacak buna!” çıkışını yapıyor. Gördüğümüz bu portrede merhamet, kötücül arzu, nefret/öfke, suçluluk, haset ve öte yandan da intikam konuşuyor. Bu sahneyi genç kızın kendi yetersizliği üzerine algıladığı bir noktadan öfke olarak, ayrıca yaşlı kadını kendi geleceği doğrultusunda bir korku unsuru olarak gördüğü şeklinde yorumlamanın daha doğru olabileceği düşüncesindeyim. Zira bireylerin tutumları (ileride de göreceksiniz) beni bu noktaya daha yakın hissettiriyor. Eğer bu sahneyi genç kızın öfkesi olarak yorumlayacak olursak, genç kız için dua bir ibadet değil, yaşlı kadının pasif-agresif yönlendirmiş olduğu protesto. Yani yaşlı kadının arkasına sığınmış olduğu iğneleyici bir silah. Ancak şunun ayrımını yapmayı kıymetli buluyorum. Genç kızın öfkesi burada Tanrıya yönelik değil, bir suçlama aracı, silah olarak kullanan annesine (bu noktada yaşlı kadının, genç kızın ve genç çocuğun adamın annesi olduğunu düşünmekteyim). Yaşlı kadının Tanrı’ya sığınması, kıza karşılık “sen bana yetmedin” mesajını veriyor. Bu bağlamda kız yetersizlik hissinin altında ezilmemek için öfkeye sarılıyor. Öte yandan yaşlı kadının kendi geleceğine dair bir fragman olduğunu düşünecek olursak yaşlı kadın belki de genç kızın ölüme dair korkularını canlandırıyor. Genç kız bir nevi kendi gelecekteki cesedini görüyor, belki de bu bağlamda kaçınılmaz sonu yani ölümü ve yaşlılığı annesi üzerinden bir noktada simüle ediyor. Genç kız annesini susturabilirse, ölümü de susturabilir, genç kız annesini susturabilirse yetersizlik hissinin altında ezilmekten de kurtulur. Öte yandan yaşlı kadının genç kız için “o da görecek yaşlanınca. Onun da gereksinimi olacak buna!” söylemi sanıyorum genel olarak figürün anlatısının geçtiği hikayedeki en korkunç anlardan biri. Burada bir kötücül arzu, bir haset/çekememezliğin gözlemlenebileceğini düşünüyorum. Şunu biliyoruz ki bir anne için evladının acı çekeceği düşüncesi korkutucudur ve bir noktada da en son istenebilecek şeydir. Ancak burada yaşlı kadın kendi çektiği acının aynısını çekmesini arzulaması ve bunu çok kolay bir söylemle dile getirmesi, bana annelik bağının koptuğunu düşündürüyor. Öte yandan da bu kötücül arzunun, anlaşılmamaktan kaynaklı olarak zedeleyici bir noktadan çıkıyor oluşuyla yaşlı kadının anlaşılabileceği yani haklılığa ulaşabileceği noktaya bağlanıyor oluşunun bencilliği de var. Son olarak burada şunu da eklemek isterim. Yaşlı kadının genç kızın genç oluşuna karşılık başlatmış olduğu “o da görecek yaşlanınca. Onun da gereksinimi olacak buna!” söylemi belki de öfkenin yanında kızının gençliğine ve canlılığına süs niyetinde armağan edilmiş bir hasettir. Peki bu sahnedeki en pasif kalan karakter, yani genç adam? Aslında genç adam gündelik hayatımıza referans bir çatışma halinde. Yaşlı kadın haklı, yalnız, korkuyor ve sığınacak bir şeye ihtiyacı var. Genç kız haklı, yaşamak istiyor, nefes almak istiyor ama evdeki ölüm ve suçluluk kokusu onu boğuyor. Genç adam büyük bir ikilemin içerisinde her iki tarafı da haklı görmekte, büyük bir çözümsüzlüğün içerisinde, taraflar sussa bile içinde konuşmaya devam edeceklerdir. İşte Alay’da en sevdiğim nokta bu oldu. Birçok karakterin içinde bulundukları ikilemlerle “Alay”a alındığı o nokta. Yazının başında da bahsettiğim üzere insanın kendi üstünü perdelemek istediği bir çıplaklığın rahatsız ediciliği. Bu sahneyi toplayacak olursak kutsal anne miti yerle bir olmakta, yaralandığı noktada en çiğ ve bencil haline bürünmektedir. Yaşlı kadın artık bir aziz değil, yalnızlık ve acıdan dolayı kötücül bir insandır. Öyle ki, çıkarına hitap edebileceği tek kişiye iğneyi batırmaya devam etmekte, genç adam yemeğini yerken bile ondan gözlerini ayırmamakta ısrarcı olmakta. Genç kız, masumiyet pelerinini atar, yaralandığı noktada içindeki öfkeyi silah, gençlik kibrini kalkan olarak kullanır. Karşıdaki kişi annesi bile olsa düşmanı olarak bellemekten geri çekinmez. Albert Camus’un bu noktada söylediği de aslında tüm bu çıkarımımın tek bir başlık altında toplanması gibi “insanoğlunun çıkarları karşısında Tanrı’nın bir ağırlığı kalmıyordu.” 

Sessiz Evin İri ve Ölü Gözü
Yemek sonrası neşeli birlikteliğin devamlılığı için sinemaya gitme kararı alınır. Yaşlı kadının sinema gecesine dahil olması söz konusu bile değildir. “Kötürüm olmasa bile, bilgisizliği filmi anlamasını engellerdi. Yaşlı kadın sinemayı sevmediğini söylüyordu. Gerçekte anlamıyordu.” Bu kısmı uzun tutmayacağım ancak Freud’un da söylediği üzere, “ruhsal aygıt, sürekli bir çatışma ve uzlaşma süreci içinde işler.” Yani insanın içinde bitmeyen, sürekli ve doğal bir iç çatışma olduğundan bahseder. İşte bir önceki başlıkta da örneklediğim ve açıkladığım üzere, narsistik kırılmaların ziyadesinde gelen bir diğer çatışmanın sonucudur bu. Gerçekte anlamıyordu ancak sevmediğini söylüyordu yaşlı kadın. Sinema hazırlığının arifesinde insanlar sofradan kalkıyor ve ellerini yıkamaya gidiyorlar. Burada yaşlı kadın elinde tespihi, İsa ve Aziz Yusuf heykelciklerine sıkı sıkıya sarılıyor. Bu dini ögelerin arkasında yaşlı kadın için büyük ve derin bir karanlık açılıyor. Yaşlı kadın ise umuda dair tüm birikimlerini bu karanlığa bağlıyor. Evden çıkmadan önce yaşlı kadınla vedalaşılıyor. Vedalaşma öncesi yaşlı kadın yalnızlığın kendisi için çok daha yakın olduğunu fark ediyor ve elindeki tespihe daha sert bir biçimde sarılıyor. Bu nokta kitapta “bu davranışın coşku kadar umutsuzluktan da kaynaklanabileceği iyice görülüyordu” olarak aktarılıyor. Ölüm sanatın birçok dalında karanlık ve bir bilinmeyen olarak işlenmiştir. Bu sahnede de aslında ölümün derin ve bir o kadar da bilinmez bir yolculuğa doğru kapısını araladığını görüyoruz. Ayrıca şunu da biliyoruz ki insanoğlu yaş aldıkça dine bağlılık seviyesinde bir o kadar artış yaşar (yine göreceksiniz ki Alay bunu gerçekçi bir noktadan vurgularken, “Alay”a almayı da ihmal etmiyor). Ölüme yakın bir çizgide yalnızlığa, karanlığın içine doğru hapsolurken dini ögelere daha sert ve sıkı sarılış da bunun bir sembolü olarak çıkıyor Alay’da karşımıza. İnsanoğlunun yaş aldıkça dine daha fazla yönelmesinin aslında birçok nedeni vardır. Bunlardan ilki ölüm farkındalığının artmasıdır. İnsanın yaşı ilerledikçe, ölüm bir o kadar yaklaşır. Ölümün kaçınılmazlığıyla karşılaşan insan kaygılanır. Din ve dini ögeler, insan için ölüm karşısında bir anlam ve teselli çerçevesi sağlar. Belirsizliğe karşı tahammül seviyesini arttırır, aidiyetimizin bir nişanıdır, insanın anlam arayışını kolaylaştırır. Nihayetinde bireysel yaşantılarımıza diğer çoğu hayvan türü gibi sosyal yapılar olmadan devam edemeyen bir hayvan türü olarak, bizi diğer hayvan türlerinden en çok ayıran nokta da anlam arayışımızdaki daimiliktir. Birçok dini hikayede, din ve dini ögeler karanlığı aydınlatan bir ışık olarak da çıkar karşımıza. Ancak bu Alay’da yaşlı kadın için geçerli değil. Yaşlı kadın için büyük ve derin bir karanlık açılıyor. 
Sinemaya gitmek üzere evden çıkmadan önce yaşlı kadınla vedalaşan son kişi genç adamdır. “O da yaşlı kadının elini sevgiyle sıkmıştı, ancak şimdiden arkasını dönüyordu” bir önceki başlıkta da bahsettiğim üzere, genç adamın arada kaldığı çatışma onun için devam etmektedir. Bu çatışma daha somut bir biçimde görülmektedir. Genç adam için sevgi ne kadar büyük olursa olsun, gençliğin bencilliği ile yaşlılığın çaresizliği arasındaki uçurum sevgiden daha büyüktür. Nihayetinde Dünya da öyle, çok anlam yüklediğimiz yaşantılarımıza kayıtsız kalmakta ve dönmeye devam etmektedir. Görmeyi arzuladığımız şefkat, merhamet, anlayış ve bakımı zaman karşısında arzulamamalı, görmeyi beklememiz gerekir. Aksi halde anlam yüklediğimiz beklentilerimizi anlamsızlaştıracak bir safi gerçeklik söz konusudur. Arzularımıza bir karşılık göremediğimiz gibi zaman içerisinde kuşkusuz inançlarımızı da elimizden almaktan çekinmeyecektir. Yaşlı kadın yalnız kalmak istemiyordu. “Tanrı ile o umut kırıcı baş başalığı duyuyordu şimdiden. Korkuyordu, yalnız insana güveniyordu artık.” Belki, bu Alay’daki en dürüst anlardan biridir. Bir itiraf, daha önce de alıntıladığım o kısma referans niteliğindedir. “İnsanoğlunun çıkarları karşısında Tanrı’nın bir ağırlığı kalmıyordu.” Hani çocuklar korktuğu zaman ayıcıklarına sımsıkı sarılırlar ve korkuya karşılık bir telafi oluştururlar ya burada tam tersi bir durum yaşanmaktadır. Çocuklar için o an korku soyuttur, fantazilenen korkular gerçek dışıdır. Görülemez, işitilemez, dokunulamaz, koklanamazlar. Kısacası soyutturlar ve buna karşılık fiziki bir güvence vardır. Ayıcık. Yaşlı kadın içinse korku (ölüm ve yalnızlık) bir o kadar somut, sarıldığı ayıcık ise bir o kadar soyuttur. Ayıcık onun için belki bir cennet, belki bir Tanrı’dır. Nihayetinde her ikisi de görülemez, işitilemez, dokunulamaz, koklanamaz olandır. Çocuğun aklında imgelediği korkunun soyutluğu, yaşlı kadının aklında imgelediği telafidir. Soyut olan yaşlı kadının çıkarları ile örtüşmediğinde ise iflasını açıklar. Sonrasında ise “yalnız insana güveniyordu artık”. Genç adam diğerleriyle birlikte evden çıkar ancak şimdiye kadar karşılaşmış olduğu mutsuzlukların en korkuncu önünde duruyordur. O da sinemaya gitmek gibi basit, yerinin doldurulabileceği bir eğlence için arkada bırakılan yaşlı bir kadının mutsuzluğudur. Ancak “gitmek, sıvışmak istiyordu. Bir saniye süresince bu yaşlı kadına yabanıl bir kin duydu, onu şak diye tokatlamak geldi içinden”. Genç adam için çatışmanın galip gelen tarafını görüyoruz bu noktada. Belki de yaşanılan dramanın en net ve en acı şahidi, yaşlı kadına karşı kin duymakta ve yaşlı kadını tokatlamayı arzulamakta. Bu arzusunu da gerçekleştiremeyeceği şüphesiz olduğu gibi tekrardan bu çatışmaya sürükleneceği de şüphesiz. Alay’ın bu hikaye için çok güçlü bir seçim olduğunu dile getirmiştim. Bu sahne, bu arzu bu konudaki düşüncemi yinelediğim bir kapı açtı benim için. Nihayetinde genç adam da genç kız kadar genç idi. 
“Kendisini koruyan hiçbir şey yoktu artık. Tümüyle ölümünün düşüncesine bırakılmıştı. Tanrı insanları elinden alıp, kendisini yalnız bırakmaktan başka bir işe yaramıyordu. İnsanları bırakmak istemiyordu. İşte bu nedenle ağlamaya başladı. Yapışkan bir pişmanlık içini kemiriyordu genç adamın. Gözlerini aydınlık pencereye, sessiz evin iri ve ölü gözüne doğru kaldırdı. Göz kapandı. ‘yalnız oldu mu hep ışığı söndürür. Karanlıkta kalmayı sever’ dedi.” Yaşlı kadın gerçekle yüzleşir, genç adam aynılık içerisinde çatışmasını sürdürürken, kendisini teselli etme çabası da onun için bir telafi olacaktır. Genç kız ve genç adam sinemada film izlerken akıllarına yaşlı kadın mutlaka gelmiştir. Bu üçlü için de gerçek olabildiğince gözlerinin önündedir çünkü. Ancak şundan eminim ki genç kız, genç adama göre daha büyük bir keyifli filmi izlemiştir. 

Son Sözlerim
“Alay” üzerine düşüncelerim bu şekildeydi. Düşüncelerim için abartılı diyor olabilirsiz. Şüphesiz çıkarımlarım benden bir parça taşıyor olacaklar. Buna karşılık çoğumuzun da güldüğü ve anlamsız bulduğu, düz duvara yapıştırılan muz için bile yorumlama yapanlar olduğu gibi bazılarınız bu metni okuyarak belki benim de düz duvara yapıştırılan bir muzu yorumladığımı düşünecek. Buna karşılık şunu söylemek isterim ki ateistler içinde inanmamak bir inançtır. Nesnel anlam yoksa bile, öznel anlam vardır. Belki de hepimizde farklı anlam ya da anlamsızlıkları uyandıran meşhur Rorschah testi gibi düşünebiliriz. Ancak buna karşılık yine de benim için tabii ki bazen bir puro sadece bir purodur. 
Okuyucular olarak sizlerin de düşüncelerinizi mutlaka duymak ve bu hikaye üzerine yorumlarda ya da Instagram hesabım (@psk.talha.onemli) üzerinden tartışmak isterim. 
Kıymetli vaktinizi bana ayırdığınız için teşekkür ederim.

Posted In ,

Yorum bırakın